SOSYOBİYOLOJİ VE DİNLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

SOSYOBİYOLOJİ VE DİNLER

Mesaj tarafından cRn* & méLiss-á Bir Salı Kas. 11, 2008 6:16 pm

Sosyobiyoloji disiplininin siyasal bilimlerden sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye, dinlerden ahlaka kadar birçok alanın açıklamasını içinde barındırdığına inanan Edward O. Wilson, bu disiplini şu şekilde tanımlamaktadır: “Biyoloji, psikoloji ve antropolojinin katkılarıyla oluşan bu disiplin, insan dâhil bütün organizmaların toplumsal davranışlarının biyolojik temellerinin sistematik olarak araştırılması şeklinde tanımlanabilir.”150 Özellikle 4. bölümde ele alınan ‘özgecilik’ üzerine tartışmalar sosyobiyoloji açısından özel bir öneme sahiptir. Sosyobiyolojiyi en çok tartışılır kılan, bu disiplinin; sadece arılar, karıncalar gibi toplumsal olarak yaşayan canlıların davranışlarını açıklayabileceği iddialarıyla yetinilmeyip, insanın toplumsal hayatını, kültürünü, hatta dinini açıklayabileceğine dair iddialarda bulunulmasıdır.

Wilson, dinlerin; beyinlerin evriminin bir sonucu olarak açıklanabileceğini ve böylelikle dinlerin ahlakın kaynağı olduğuna dair iddianın sonsuza kadar geçersiz olacağını savunmaktadır. Bu yaklaşımı Wilson, biyoloji tarihindeki kritik bir dönemeç olarak görmektedir ve dinlerin, doğa bilimleriyle açıklanmaları sonucunda bütün otoritelerini yitirecekleri kanaatindedir. Ona göre, insan beyninin evriminde etkili olan ‘doğal seleksiyon’, insan kültürünün ve dinlerin oluşumundan da sorumludur. Wilson, bu yaklaşımın sonucu olarak ‘bilimsel materyalizm’in dinlerin yerini alması gerektiğine inanmaktadır.151

Wilson’a göre bütün insan eylemleri genlerdeki kodların bir sonucudur; o zaman, ‘bilimsel faaliyet’in de bunun dışında kalamayacağı apaçıktır. Tam da bu noktada Barbour, Wilson’ın içinde bulunduğu çelişkiye dikkatleri çeker; Wilson insan biyolojisiyle aynı şekilde ilişkili olan ‘dinler’i değersiz bulurken, ‘bilimsel faaliyet’i değerli bulmaktadır.152 Barbour’ın çok güzel bir şekilde yakaladığı bu çelişki; Wilson’ın baştan ‘dinler’ hakkında bir kanaate sahip olduğunu, daha sonra sosyobiyoloji alanındaki yorumlarını, bu kanaatini doğru çıkartacak şekilde yaptığını göstermektedir. Wilson aslında ‘bilim’i ‘din’in yerine geçirmeye çalışmakta; fakat ‘din’e karşı getirdiği argümanların aynısının ‘bilimsel faaliyet’ için de geçerli olduğunun ya farkına varamamaktadır ya da bunun farkına varıyorsa, bu olguyu görmemezlikten gelmektedir. Eğer biyolojik yapıyla ilgili olan ‘bilimsel faaliyet’ değerli olabiliyorsa, neden ‘dinler’ biyolojik yapıyla ilgililerse değersiz olmak zorundadırlar?

Bu çelişkiden daha önemlisi ise diğer canlıların özellikle de insanın davranışlarının genetik kökenine dair ciddi bir bilgiye sahip olamamızdır. Bu yüzden Gould, sosyobiyoloji disiplininde canlıların davranışlarıyla ilgili aktarılanları ‘masalımsı’ (just-so stories) anlatımlar olarak değerlendirmekte; sosyobiyolojinin, spekülatif hikâye anlatımlarının ötesine geçemediğini ve objektif delillerle desteklenmediğini vurgulamaktadır. Gould, özellikle de insan söz konusu olduğunda bunun geçerli olduğunu; insanların çevrelerine adaptasyonlarının ‘kültür’ sayesinde gerçekleştiğini, insan adaptasyonuna dair genetik temelli sosyobiyoloji ‘masalları’nın bilimsel olmadığını savunmaktadır.153

Ayrıca Wilson gibi düşünenlerin yaptığı önemli bir yanlışı vurgulamak faydalı olacaktır: Onlar, ahlakın ‘dıştan’ gelmediğini, ‘beyin’den çıktığını gösterdiklerinde dinlerin otoritesinin tamamen ortadan kalkacağını düşünmektedirler. Oysa kitabın 4. bölümünde gösterildiği gibi, insan bedeni ve zihni bilince sahip üstün bir Kudret’in oluşturduğu bir tasarımın ürünüdürler; bunların tesadüfen oluştuğunu söylemeye olanak yoktur. Bu ise beynin kendisinin ‘dıştan’ geldiğini; kendi kendine oluşmadığını gösterir. Bu yüzden, bir teist için ahlaki kuralların, beynin yaratılışına veya beyni oluşturan genlere uygun kurallar olmasında bir sorun olmaması gerekir. Bir teist, Tanrı’nın, insanın beynini ve genlerini, dinler aracılığıyla emrettiği ahlaki kurallara uygun olarak yarattığı için; beyin ve genler ile insanın ahlaki yapısı arasında sıkı bir ilişki olduğunu düşünebilir.154 Nitekim Kur’an’da ‘insanların benlikleri’nde deliller olduğu (Fussilet Suresi 53. ayet); dinin ‘insan yaratılışı’na uygun olduğu ve ‘bu yaratılış’ta değişiklik olmadığı (Rum Suresi 30. ayet) söylenir. ‘Insanların benlikleri’nde deliller olması ve ‘insan yaratılışı’nın dine uygun olması; dinin savunduğu temel ilkelerin ve ahlakın, insanın biyolojik yapısında kodlu olması olarak da anlaşılabilir: Buna göre insan, biyolojik yapısında zaten kodlu olan bazı temel ilkeler veya ahlaki kurallara uygun yapıda bir din ile karşılaşınca, kendi yapısında zaten var olan bu eğilimlere uygun dinin doğruluğuna daha kolay kanaat getirir; çünkü dinlere göre dinin kaynağı ve insanın yaratılışının kaynağı tek bir Tanrı’dır. Bu yüzden doğuştan (genlerde) insanın biyolojik yapısında dine veya dinin bazı ilkelerine karşı eğilim olması fikri, dinlerin anlayışıyla çelişkili olamaz.

Wilson beceremediği şeyi eğer becerebilseydi, yani ahlaki kuralların insan beyniyle ve beyni oluşturan genlerle çok sıkı bir ilişkide olduğunu gösterebilseydi bile; dinlerin otoritesinin geçersiz olduğu sonucuna varılamazdı. Çünkü Wilson’ın ayrıca insan beyninin tesadüfen oluştuğunu göstermesi de gerekirdi; oysa bu, önceki bölümde ifade edildiği gibi imkânsızdır. Wilson gibi düşünenler bu önemli hususu tamamen göz ardı etmişlerdir. ‘Tesadüfen oluşmuş beyin’ gibi yanlış bir hipotezle yola çıkmakta ve bu yanlış temelde yükselen sonuçları da yanlış olmaktadır. Oysa bu yanlış temel olmasa, sosyobiyoloji alanında ortaya konan birçok görüş aslında dinler için bir sorun teşkil etmeyecektir. Örneğin Wilson, George P. Murdock’un her kültürde ortak olduğunu saptadığı mülk edinme, cinsel sınırlamalar, ziyaretler, oyunlar, eğitim, dil, evlilik, ritüeller gibi birçok ortak özelliğe dikkat çeker. Wilson, bunların ‘beynin ürünü’ oldukları için her kültürde ortak olduklarını savunur. Bu tezinin sonucu olarak ise eğer insanların bütün kültürü yok olsaydı; önceki kültürden habersiz izole birkaç kişinin ve onların çocuklarının mülk edinme, evlilik, sosyal statü, silah edinme, tecavüz, kadınların dışlanması, kumar, dans gibi tüm insani özellikleri baştan üreteceklerini söyler.155
Wilson’ın bu fikirleri ister doğru isterse yanlış olsun; beyne ve insan biyolojisine, ‘kültür’e karşı öncelik veren ve ‘kültür’ü, insan beyninin mevcut şeklinde olmasının ‘kaçınılmaz sonucu’ olarak gören bu yaklaşımda, dinlerin ortaya koyduğu görüşlere aykırı bir husus olmadığı kanaatindeyim. Dinlerin temel tezlerine aykırı olan, insanın beyninin ve biyolojik yapısının, tesadüflerin neticesi olarak görülmesi ve bütün insani davranışların ve dinlerin kendisinin de ‘tesadüfen oluşmuş bir beynin ürünleri’ olarak değerlendirilmeleridir. Yoksa insanların ‘ortak bir öz’leri olduğu fikri, bütün insanların aynı Tanrısal buyrukları takip etmeleri gerektiğini söyleyen dinler açısından sorun olmayacaktır. Ben kendi adıma, Wilson’ın, insanlardaki ‘ortak biyolojik öz’ün dans etmeyi, kumarı, kadınların dışlanması gibi geniş bir alanı (aslında bütün alanları) ‘kaçınılmaz olarak belirlediği’ni düşünen yaklaşımına; insanlarda, kültürü oluşturmalarında etken olan ‘ortak bir biyolojik öz’ün var olduğuna inanmama rağmen katılmıyorum. Sosyobiyolojiyi, birçok kişi ırkçı yaklaşımlara destek olması ve politik çıkarlar için kullanılması gibi sebeplerden dolayı eleştirmişlerdir; ben daha çok, bu alanda çalışanların yaptıkları açıklamaların bilimsel olmadığını söyleyerek eleştirmeyi benimsiyorum ve bu yaklaşımı daha önemli buluyorum. Bu alanın adeta sözcüsü konumundaki Wilson’ın, birincisi ‘ortak biyolojik öz’ün kültürdeki etkisini çok abarttığı için; ikincisi ‘ortak biyolojik öz’'ü tesadüflerin ve doğal seleksiyonun neticesi olarak gördüğü için yanıldığını düşünüyorum.

Sosyobiyoloji alanında yapılan ‘aşırı adaptasyoncu masalımsı anlatımlar’ diğer canlılarda ve insanda özgeci davranışların nasıl ortaya çıktığını açıklamakta başarısız olmuştur. Bu da canlıların yardımlaşması ve fedakârlıkları gibi ‘iyilikler’in materyalist bir açıklamasının yapılamamış olması demektir. Genelde teizmin, evrendeki kötülüğün nasıl olur da var olduğunu açıklamak ile ilgili ‘kötülük sorunu’ ile karşı karşıya olduğu gündeme getirilir. Bu uzun konuyu ayrı bir çalışmama bırakarak, ateizmin evrende var olan ‘iyiliğin’ nasıl olup da var olduğuyla ilgili ‘iyilik sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu önemli husus, birçok kişinin gözünden kaçmış, ‘kötülük sorunu’nun onda biri kadar ilgiyi bile ‘iyilik sorunu’ çekmemiştir. Bu konudaki kanaatim; ‘iyilik’ veya ‘kötülük’ gibi olguların varlığı ile teizmin de ateizmin de kendi ontolojisini temellendiremeyeceği yönündedir. Teizmin veya ateizmin hangisinin daha rasyonel olduğuna dair bir tartışma için ‘tesadüf ve tasarım’ arasındaki ikilemin asıl önemli husus olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden kitabın bir önceki bölümünde ‘tasarım delili’ni müstakil bir bölüm olarak ele aldım.

cRn* & méLiss-á
Admin

Mesaj Sayısı : 142
Kayıt tarihi : 10/11/08

Kullanıcı profilini gör http://evrimteorisi.allgoo.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz