YENİ-DARWINİZM VE GENETİĞİN ÖNEM KAZANMASI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

YENİ-DARWINİZM VE GENETİĞİN ÖNEM KAZANMASI

Mesaj tarafından cRn* & méLiss-á Bir Salı Kas. 11, 2008 4:59 pm

Günümüzde Evrim Teorisi veya Darwinizm denince akla gelen biyolojik teori, temelde Darwin’in ‘doğal seleksiyon’ fikriyle genetikteki gelişmelerin bir sentezidir ki bu yaklaşım Yeni-Darwinizm (Neo-Darwinizm) olarak da anılır. Yeni-Darwinizm’in kurucularından biri olarak gösterilen Theodosius Dobzhansky, Yeni-Darwinizm ismi yerine sentetik teori (synthetic theory) ve evrimin biyolojik teorisi (biological theory of evolution) demeyi tercih ettiğini; çünkü biyolojinin genetik, sistematik, karşılaştırmalı morfoloji, fosilbilim, embriyoloji, ekoloji dallarının da konuyla ilgili olduğunu söylemektedir.126 Birçok kişinin modern sentez (modern synthesis) veya evrimci sentez (evolutionary synthesis) deyimleriyle kastettiği de en temelde Darwinizm’in genetikle birleştirilmiş halidir.127 Evrimi kabul eden biyologlar arasında ‘doğal seleksiyon’u tamamen ön plana çıkartan ‘seleksiyoncu’ (selectionism) kanada karşılık (bunlar genetik değişikliklere çok vurgu yapmaz), ‘seleksiyon’a aşağı yukarı hiçbir önem atfetmeyen ‘moleküler evrimin nötral teorisi’nin savunucuları (neutral theory of molecular evolution) da vardır.128 Genel eğilim ise ‘doğal seleksiyon’ ile ‘mutasyon’u (genetik değişiklikleri) birleştiren bir Evrim Teorisi’ni savunmaktır.

Her ne kadar Dobzhansky’nin dediği gibi ‘Yeni-Darwinizm’ veya ‘sentetik teori’ biyolojinin birçok alanıyla ilgili olsa da tüm bu alanlardaki bakış açısını değiştiren temel değişiklik genetik alanıyla ilgilidir. Yeni-Darwinizm’in en önemli özelliklerinden biri, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı konusundaki ortak kanaattir. Embriyoloji veya geçmiş dönem fosillerinin incelenmesi üzerine yoğunlaşan Yeni-Darwinci, bir Lamarkçı’dan farklı olarak, ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı’ kabulünden yola çıkarak embriyo gelişimini veya fosiller arasındaki benzerliklerin değerlendirmesini yapar. Bu temel dışında, Yeni-Darwinci olarak adlandırılan pek çok bilim insanı, birçok önemli konuda kendi aralarında anlaşmazlık içindedirler. Örneğin Edward O. Wilson ve onun gibi düşünenler, genlerimizde kodlu biyolojik yapımızın, sosyolojik yapımızı ve kültürümüzü oluşturduğu ile ilgili ‘sosyobiyoloji’ diye anılan yaklaşımı savunmaktadırlar.129 Diğer yandan Stephen Jay Gould ve onun gibi düşünenler, ‘sosyobiyoloji’yi kötü bir bilim olarak değerlendirmekte ve bu bilim dalının masalsı anlatımlarla dolu olduğunu savunmaktadırlar.130 Yeni-Darwinizm’in genel eğilimi, canlılardaki değişimlerin genlerdeki ufak değişikliklerin (micro-mutation) birikmesiyle gerçekleştiğini iddia etmek üzere kuruludur. Buna karşı Niles Eldredge, Stephen Jay Gould gibi Darwinci doğal seleksiyonun önemini kabul eden biyologlar ‘kesintili denge’ (punctuated equilibrium) teorileriyle bu ana görüşe karşı çıktılar.131 Bu konuyu 3. bölümde inceleyeceğim.

Yeni-Darwinizm’de, birçok muhalif görüşün savunulmasına karşın, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağı konusunda genel bir kanı vardır. Her ne kadar sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini hâlâ savunanlar olsa da, bunlar Yeni-Darwinci çizginin tamamen dışında etkin olmayan çok küçük bir azınlıktır.132 Darwin, ‘doğal seleksiyon’u temel mekanizma olarak görmesine rağmen, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabileceğini de savunuyordu. 1868 yılında yazdığı ‘Evcilleşen Hayvanların ve Bitkilerin Çeşitlemesi’ adlı kitabında kalıtım konusunda ‘pangenesis teorisi’ni savundu. Bu görüşe göre vücudun tüm organlarından gelen parçacıklar (gemmules) üreme organlarına geçiyordu. Böylece dış çevreden etkilenen organların, bu değişiklikleri üreme organlarına aktarımını açıklayan bir teori oluşturuldu.133 Haeckel gibi Darwin’i takip eden birçok ünlü biyolog, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılabilmesine özel önem verip savundular. Modern biyoloji, Mendel ve Weismann’ın daha önceden ortaya koyduğu çalışmaların doğru olduğunu ve sonradan kazanılan özelliklerin aktarılamayacağını (üreme hücreleri vücudun diğer organlarındaki değişimlerden etkilenmediklerinden) kabul edince, Darwinizm gözden düşeceğine daha da popüler oldu. Çünkü Darwinizm’in en büyük rakip Evrim Teorisi olan Lamarckçılık bu sonuçla tamamen geçersiz oldu. Darwinizm’in en temel mekanizması olan ‘doğal seleksiyon’ iyice ön plana çıktı. Görüldüğü gibi Yeni-Darwinizm’i, Evrim Teorisi’ne dair delillerin bir genişlemesi olarak düşünmek hatalıdır. Çünkü Yeni-Darwinizm, Evrim Teorisi’nin en önemli iki mekanizması olarak ileri sürülen ‘doğal seleksiyon’ ve ‘sonradan kazanılan özelliklerin aktarılması’ndan, ikincisini reddederek birincisi üzerine odaklanmıştır.

Bu revizyon genetikteki gelişmelerin dayattığı bir sonuçtur. Kalıtım ile ilgili modern teorinin temel ilkeleri, Darwin ile aynı dönemde yaşayan Gregor Mendel (1822-1884) tarafından ortaya konmuştur. Mendel, bezelyelerle ilgili yaptığı deneylerini 1865 yılında yayımladı. Kendi döneminde yeterli ilgi görmeyen bu çalışmalar 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren yeniden keşfedildi. Mendel, birbirinden farklı bezelyeleri çiftleştirdi ve yeni oluşan melez bezelyelerin, çiftleştirilen bezelyelere ne kadar benzediğini gözlemledi. Bu gözlemi yaparken bezelyelerin yuvarlak veya buruşuk olması, rengi, uzun veya kısa olması gibi özelliklere yoğunlaştı. Melezleşen bezelyelerde kısalığa karşı uzunluğun, buruşukluğa karşı yuvarlaklığın, beyaza karşı mor rengin daha çok gözlendiğini tespit etti. Daha çok gözlenen bu özelliklere dominant (baskın), daha az gözlenen özelliklere ise resesif (çekinik) denir. Mendel, melezleştirdiği bezelyeleri birbirleriyle de çiftleştirince dominant özelliğin yeni oluşan melez bezelyelerde üçe bir oranına yakın bir şekilde ortaya çıktığını belirledi. Bu çalışma, canlının genotipi ile (genetik özellikleriyle) fenotipinin (dış görünüşünün) tamamen aynı olmadığını gösterir. Bireylerde, atalarından aldıkları bazı özellikler resesif olarak bulunup sonra ortaya çıkıyorsa; bu, genetikte var olan ve bireyin genetiğinde taşıyıp ilettiği bazı özelliklerin, dış görünüşünden belli olmadığı anlamını taşır. Mendel, melezleştirme yoluyla tür oluşumunu Evrim Teorisi’ne alternatif bir izah olarak değerlendiriyordu (Linnaeus son döneminde ve Buffon da melezleşme ile tür oluşumuna dikkat çekmişti). Mendel’in çalışmaları -o dönemde Darwin ve daha başka birçok biyoloğun düşündüğü şekilde- atalardan gelen özelliklerin, kan yoluyla ve birbirine karışarak yeni oluşan yavruya geçmediğini gösterdi. Özellikler atadan yavruya birbirinden ayrı, karışmayan bir şekilde geçer. Johanssen, kalıtımı sağlayan ve atalardan yavruya geçen bu parçacıklara 1911 yılında ‘gen’ adını koydu.134

Weismann, 1883 yılında üreme hücreleri vücudun diğer bölümlerinden ayrı olduğu için; Lamarckçıların, Yeni-Lamarckçıların ve Darwincilerin savunduğu şekilde sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının mümkün olmadığını ve ‘doğal seleksiyon’un evrimci yaklaşım için yeterli olduğunu ileri sürdü. Bu, kullanılan organların gelişip sonraki nesillere aktarılmasının veya kullanılmayan organların körelmiş bir şekilde sonraki nesle aktarılmasının mümkün olmadığı anlamına gelmektedir. Farelerin birçok nesil boyunca kuyruklarını kesip, sonradan oluşan farelerin de kuyruklu doğmasını bu tezine delil olarak gösterdi. Evrime bir tek ‘doğal seleksiyon’un yön verdiğini söyleyerek kendi karşıtlarının alternatif teoriler için çaba göstermesine yol açtı. Herbert Spencer, Weismann’ın görüşleri üzerine kendisinin Darwinci kampın dışında olduğunu açıkladı. Weismann’dan sonraki elli yıl onun ortaya koyduğu problemin tartışılmasıyla geçti; Mendel’in yeniden keşfinde de onun ortaya koyduğu yaklaşımın önemli etkisi oldu. Weismann ilerleyen yıllarda ‘doğal seleksiyon’un evrimi açıklamaya yeterli tek mekanizma olduğu fikrinden vazgeçti. ‘Tohumsal seleksiyon’ fikrini benimsemeye başladı; bununla, canlılarda ‘yönlendirilen bir çeşitliliğin’ oluştuğunu, bunun sayesinde yeni organların meydana çıktığını savundu. Doğal seleksiyonun yeni organ işe yaramazsa etkin olacağını iddia ederek135 eski çizgisini kısmen devam ettirse de bu yaklaşımıyla eski yaklaşımından önemli şekilde farklılaştı.

Darwin’in teorisini ortaya koyduğu ilk dönemde, en yakınlarından biri olan Huxley, Darwin’in ufak değişikliklerin birikmesiyle evrimi savunmasına karşın büyük değişikliklerle (sıçramalarla) yeni türlerin oluştuğunu (saltationism) iddia etti. Mendel’in ilk dönemdeki takipçilerinden bir kısmı mutasyonların (gendeki değişikliklerin), bir türden diğerine geçişi sağlayacak şekilde sıçramalı olduğunu savundular. Mutasyonla yeni bir türün oluşacağına dair yaklaşımı ilk olarak Hollandalı botanikçi Hugo De Vries (1848-1935), ‘Mutation Theory’ (1901) adlı çalışmasında ileri sürdü.136 Birçok kişi mutasyonla yeni türlerin oluşabileceğini, ‘doğal seleksiyon’ mekanizmasına ihtiyaç olmadığını benimsedi. Bu yaklaşım, Darwin için çok önemli olan, ‘çevrenin türlerin oluşumu üzerinde etkisi olduğu’ fikrini önemsemiyordu. Zamanla genetikte, oluşan mutasyonların bireylerde değişikliklere yol açıp hammaddeyi sağladığı, ‘doğal seleksiyon’ mekanizmasının ise çevreye uyum sağlayamayan bireyleri eleyip uyum sağlayanlara yaşama imkânı tanıdığı söylenerek; genetik ile Darwinizm arasında bir sentez oluşturuldu.

1910 yılından itibaren, hızlı üreme özelliğinin avantajları gibi sebeplerle sirke sineği (Drosophila) üzerinde laboratuvar ortamında X ışını vermek gibi müdahaleler ile mutasyon deneyleri yapıldı. Mutasyonların genelde resesif (çekinik) olmakla beraber dominant da olabileceği görüldü. Yapılan tüm deneyler, De Vries’in düşüncesinin aksine, Drosophila’nın hiçbir yeni türe dönüşmediğini gösterdi.137 Richard Goldschmidt gibi bazı biyologlar, ufak mutasyonların birikmesiyle yeni bir türün oluşumunu tamamen imkânsız gördükleri için, büyük bir mutasyonla yeni bir türün oluşumunu, örneğin bir sürüngenin yumurtasından bir kuş çıktığını ileri sürdüler ve ‘umulan canavar’ (hopeful monster) diye anılan görüşü savundular. Darwin dahil birçok biyolog, böylesi ‘sıçramalı mutasyon’ iddialarını türlerin bağımsız yaratılışından farksız metafizik iddialar olarak görüp kabul etmediler.

Laboratuvar ortamında X ışını verilerek, normal koşullarda mümkün olmadığı kadar mutasyona uğratılan canlılardan bile yeni ve yararlı özelliklere sahip bir tür elde edilememesi, Evrim Teorisi için ciddi bir sorundur. Böylece teori, tek bir yeni ve fonksiyonel türsel değişikliğin, manipülasyonun mümkün olduğu ortamda bile gözlenememesi sonucu zor duruma düşmüştür. Yeni-Darwinizm yavaş ve uzun yıllarda biriken mutasyonlarla, canlılardaki yeni organların ve özeliklerin oluştuğunu söyleyerek içinde bulunduğu sorunu çözmeye çalışmıştır. Ama bu da teorinin, gözlemsel destekten yoksun oluşunu ortadan kaldırmaz. Bilim felsefesi açısından Evrim Teorisi’nin değerlendirileceği 3. bölümde bu konu işlenecektir.

Watson ve Crick 1953’te DNA’yı keşfetmeden önce, genlerin vücut hücrelerindeki değişimlerden etkilenmediği ve bu izole genlerin, yeni bireyin oluşumuna şekil verdiği konusunda genel kanı oluşmuştu. DNA’nın keşfi bu kanıyı iyice kuvvetlendirdi ve genetik bilginin DNA’larda nükleik asitlerle kodlu olduğu öğrenildi. Mutasyonların, bu nükleik asitlerin düşmesi veya zarar görmesi gibi etkilerle oluştuğu anlaşıldı. DNA’nın yapısının keşfi ‘makro mutasyonları’ savunmayı güçleştirdi, DNA’nın hassaslığı bu kadar büyük mutasyonları kaldıramazdı. Bu da türlerin sıçramalı mutasyonlarla oluştuğu fikrinin savunulmasını açmaza soktu.

Yeni-Darwinizm canlılardaki benzerliklerden (homoloji) evrim olduğu sonucuna dayanmaya devam etti, ama canlılardaki ‘homoloji’ artık ortak atadan benzer genler alındığı yaklaşımıyla açıklanmaya başladı. Bu noktada, teorinin benzerlikten evrime yükselmesine dair içeriği aynı kaldı. Haeckel’in savunduğu ‘merdiven gibi yükselen evrimsel ağacı’ Yeni-Darwinistler’den neredeyse hiç savunan kalmadı; onun yerine ‘ortak bir atadan dallanan bir evrim ağacı’ kabul edildi. Yeni-Darwinistler’in içinde Darwinizm’i ateistik inançlar ile birleştirip savunanlar olduğu gibi, ‘yaratılışçı’ olduğunu söyleyip evrimi benimseyenler de oldu. Birçok bilim insanı ise dinlere veya Tanrı’ya dair fikirlerini Evrim Teorisi’nden tamamen ayırarak bu teoriyi savundu. Ünlü biyokimyacı Jacques Monod evrimin tamamen tesadüfi bir süreç olduğunu düşündü.138 Buna karşın Yeni-Darwinizm’in kurucularından olan Theodosius Dobzhansky, Evrim Teorisi ile dinlerin çatışmadığını ve kendisinin hem yaratılışçı hem de evrimci olduğunu söyledi.139 Evrim Teorisi’ne hem teistik hem de ateistik yaklaşımların olması Yeni-Darwinizm ile de devam etti. En hâkim görüş olan Yeni-Darwinizm’e en fazla eleştiri oklarını yöneltenler ise ‘Evrim Teorisi’ni reddeden yaratılışçılar’ oldu. Bu da, yaratılışı savunanlar ile Yeni-Darwinistler’in birbirlerine zıt iki kamp olarak algılanmalarına sebep oldu.

cRn* & méLiss-á
Admin

Mesaj Sayısı : 142
Kayıt tarihi : 10/11/08

Kullanıcı profilini gör http://evrimteorisi.allgoo.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz